Bağlanma nedir?

GİRİŞ

Son yıllarda,  anne- çocuk ilişkisi konusunda yapılan araştırmaların önemli bir bölümünü bağlanma konusunun oluşturduğu görülmektedir (Donley, 1993). Bu durumun en önemli nedeni ise, anne-baba çocuk ilişkisini ayrıntılandırabilmenin her iki nesil için de giderek önem kazanmasıdır. Çünkü bağlanma,  çift yönlü bir süreçtir. Pek çok araştırmacı anne-çocuk ilişkisinin sürekliliğinin sonraki yaşantıların temelini oluşturduğunu ileri sürmektedir (Lewis, 1990; Roe & Drivas, 1993).

Bağlanma ilişkisinde anne anahtar konumundadır. Bağlanma, ancak anne figüründen yansıyan sıcaklık ile gerçekleşmektedir. Eğer anne kendi anne-babası ile sıcak, sevgi dolu ve güvenli bir bağlılık ilişkisi kurmuşsa bu durum evliliğine ve çocuğu ile olan ilişkisine de yansımaktadır (Donley, 1993).

Bağlanma terminolojisinde her bebeğin ailesiyle veya önem taşıyan diğer kişilerle kurduğu ilişki “sosyal ilişkilerin içsel çalışan modeli” kavramıyla açıklanmaktadır. İçsel çalışan model (internal working model), bağlanma figürünün erken çocukluktaki ulaşılabilirliği, duygusal desteği, güvenilirliği gibi etkenlere bağlı olarak gelişmektedir. Teoriye göre içsel çalışan modeller bir yaşına doğru oluşmaya başlar ve 4–5 yaşlarına kadar kararlılık kazanırlar. Bu modeller bir kez oluştuktan sonra bireyin deneyimlerini şekillendirerek, hafıza ve dikkat süreçlerine etkide bulunurlar. İçsel çalışan modeller, çocuğun bir bağlanma figürüyle (anne, baba, bakıcı gibi esas bakım sağlayan kişi kastediliyor) yüz yüze ilişki deneyimlerini temel alarak oluşmakta ve çocukla bu figür arasındaki ilişkinin kalitesini yansıtmaktadır.

Çocuğun benlik gelişiminin temeli olan kendine güven duygusu ise anne ve babasına duyduğu güveninden kaynaklanır ve gelişir. Özgüveni yüksek kişilerin kendileriyle barışık, çevreleriyle uyum içinde, olaylara gerçekçi bir gözle bakan, zorluklar karşısında kolayca vazgeçmeyen bireyler oldukları, ayrıca akademik olarak başarılı, potansiyellerinin farkında olarak yaşadıkları genel kabul gören bir olgudur. Aile ortamında başlayan bu süreçte çocuk, okul çağına gelene dek olumlu veya olumsuz yönde bir benlik algısı oluşturur ve okul ortamında öğrenci olarak yeni bir rol ve kimlik edindiği sosyalleşme sürecinin basamaklarını tırmanmaya başlar.

Ergenlikten yetişkinliğe geçiş yeterli bir benlik yapısının geliştirilmesini gerektirir. Yeterli bir benlik gelişimi, insanın kendisine sorduğu üç temel soruyu yanıtlayabilmesine bağlıdır: Ben kimim? Nereye yönelmeliyim? ve Neden? İşte bu soruların yanıtlarını arama zorunluluğu, gençlik adı verilen ve kendine özgü karakteristikleri olan, ancak evrensel olmayan bu dönemin de yaşanmasına neden olur. Genç insanın ben kimim sorusuna yanıt bulabilmesi için, öncelikle aile ve toplumun, bireyin kendisine ilişkin olumlu bir imge geliştirebilmesi için gerekli koşulları sağlamış olmaları gerekir. Kusurlu ana-baba tutumları, yoksulluk vb. etmenler gencin kendisini düşman bir dünya içinde, yetersiz ve güçsüz bulmasına yol açabilir (Gençtan, 2009, s. 92-100).

Ruh sağlığı alanında yapılan çalışmalarda bireylerin bağlanma örüntüleri/stilleri ile ruhsal durumları arasında bağlantı olduğu saptanmıştır. Ana babaların çocuk yetiştirme davranışları bireylerin bağlanma örüntülerini anlamlı bir biçimde yordamaktadır. Bir başka deyişle ana babaların çocuk yetiştirirken demokratik, izin verici, baskıcı, ya da aşırı koruyucu gibi çeşitli tutumlara sahip olması gençlerin bağlanma örüntülerini etkilemektedir. Gençlerin bağlanma örüntüleri ise onların ruhsal belirtileri hakkında, özgüvenleri hakkında fikir yürütebilmesine olanak tanımaktadır. Güvenli bağlanan gençlerin çeşitli duygusal ve sosyal sorunlarla ilgili olarak diğer bağlanma türlerine göre daha az belirti göstermekte ve özgüvenlerinin de daha yüksek olduğu belirtilmektedir.

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Bağlanma Stilleri

Güvenli Bağlanma Stili: Bu kişiler kendilerini sevilmeye değer kişiler olarak algılar ve başka kişilerin de genellikle destekleyici olduğuna inanırlar. Bartholomew ve Horowitz (1991), güvenli bağlanan yetişkinlerin olumlu benlik imgelerini korumak için başkalarının onayına daha az gereksinim duyduklarını, bu konuda daha az kaygı yaşadıklarını ve başkalarıyla görece daha kolay yakınlık kurabilmelerinin yanı sıra özerk kalmayı da başarabildiklerini vurgulamışlardır.

            Güvenli bağlanmaya sahip bireyler, eşlerine kolaylıkla yaklaşabilirler ve onlara bağlı olmaktan da mutludurlar. Terkedilme ve insanların onlara onların istediğinden daha fazla yakınlaşmaları yönünde kaygıları yoktur. Uzun süreli ilişkiler kurarlar, özellikle uzun süreli eşlerle yaşanan cinsellikten hoşlanırlar, hem kendilerine hem de diğer insanlara duydukları saygı ve güven yüksektir, stres altındayken sosyal destek ararlar, kendilerini açmaktan (self-disclosure) ve diğer insanların da kendilerini onlara açmalarından hoşlanırlar, kişilerarası ilişkilerinde olumlu, ,iyimser/yapıcı bir tutum sergilerler ve diğer bağlanma stillerine sahip bireylerden daha az oranda fiziksel rahatsızlık belirtileri ve ölüm korkusu gösterirler (Solmuş, 2008).

Saplantılı Bağlanma Stili: Saplantılı yetişkinler yanlış anlaşıldıklarına, gerçekte olana göre kendilik-değerlerinin daha düşük algılandığına inanırlar ve başka kişileri güvenilmez bulurlar, onları kalıcı, uzun süreli ilişkiler için vaatte bulunmaya isteksiz olarak algılarlar (Simpson, 1990). O halde saplantılı bağlanan kişilerde en belirgin özellik, kendine-güven eksikliğidir ve o nedenle hem reddedilmekten hem de yakın bir ilişkide karşı tarafın terk etmesinden çok korkarlar.

            Korkulu-Kaçınmacı Bağlanma Stili: Bireysel değersizlik duyguları ile başkalarının güvenilmez ve reddedici olduğuna ilişkin beklentileri yansıtır (Sümer ve Güngör, 1999). Bu yetişkinler, sosyal temas ve yakınlık isterler fakat başka kişilere itimatsızlık ve reddedilme korkusu yaşadıkları için öznel rahatsızlık ve sosyal onaya karşı aşırı bir duyarlılıkla karakterize edilen bozulmuş, yolunda gitmeyen sosyal ilişkiler kurarlar. Bu tür kişiler reddedilme olasılığını engellemek için riskli buldukları sosyal ortam ve yakın ilişkilerden kuvvetle kaçarak incinmemeyi güvence altına almaya çalışırlar; bu eğilim olası doyumlu ilişkileri daha kurulmadan göz ardı etmelerine neden olur (Bartholomew, 1990).

            Kayıtsız- Kaçınmacı Bağlanma Stili:  Kendine değer verme (yüksek özsaygı) ve başkalarına karşı olumsuz tutuma sahip olmanın karışımı ile tanımlanır (Sümer ve Güngör, 1999). Bu stil, bağlanma gereksinimlerinin göz ardı edildiği veya Bowlby’ nin değişiyle, bağlanma sisteminin durdurulduğu (deactivated) çok daha karmaşık bir stratejiyi yansıtmaktadır. Bağlanma figürünün reddedişi karşısında olumlu bir benlik imgesini sürdürmenin tek yolu, kendini bu figürden uzak tutmak ve olumsuz duyguları önemsizleştirecek bir benlik modeli geliştirmektir. O nedenle bu kişiler, yakın ilişkilerden edilgin bir şekilde kaçar; bağımsızlığa aşırı değer verir ve ilişkilerin çok da önemli olmadığına inanmaya başlarlar. Bunun sonucu çalışma yaşamı ya da boş zaman faaliyetleri gibi hayatın belli bir şahsa (bağlanma figürüne) bağlı olmayan boyutlarına odaklanma eğilimi sergilerler (Bartholomew, 1990). O halde kayıtsız bağlanan kişilerin ilişkilerdeki sorunlarını çalışma hayatında telafi etmeye çalışan aşırı iş tutkunu kişiler (worcaholics) olmalarını (Hardy & Barkham, 1994) veya boş zaman faaliyetlerine daha çok vakit ayırmalarını beklemek mümkün görünmektedir (Cornelley & Rusher, 2001).

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Borderline Kişilik Bozukluğu

Borderline kişilik bozukluğunda, bireyin kimlik duygusunda, ilişkilerinde, duygulanımında yaygın ve süregen dengesizlik belirgindir. Bu kişiler cinsel, mesleksel ve toplumsal kimliklerinde derin güvensizlik, dengesizlik gösterirler. Sağlam bir kimlik duygusu (sense of identity) gelişmemiştir. Çabucak düş kırıklığına uğrarlar, bunaltı, çökkünlük belirtileri gösterirler. Zaman zaman antisosyal atak davranışlar, psikoaktif maddelere yönelme, hızlı yaşam çabaları, kendilerine zarar verme eğilimleri ( kendilerini jiletle kesme, sigara ile yakma, özkıyım girişimleri) gösterirler. Boşluk ve anlamsızlık, yalnızlık duygusundan yakınırlar. Özellikle yalnız kalma korkusu, yalnız kalmaya dayanamama kişinin davranışlarında belirgindir.
( Prof. Dr. Orhan Öztürk, Ruh Sağlığı ve Bozuklukları, Ankara,2004).

Sınırda kişilik bozukluğu olanların en çarpıcı özellikleri duygulanımlarının yoğunluğu ve davranışlarının değişkenliğidir. Bir durumdan diğerine, bir tutumdan başka bir tutuma hızlı geçişleri olur. Çoğu, tek bir baskın görünüm sergiler, bu durum, dönem dönem, uygunsuz bir hiddetlenme ya da öfkelenmeye döner. Sık olmasa da kendi kendine zarar veren, yıkıcı davranışlarda bulunulduğu daha sonra bunların aptalca ve gereksiz bulunduğu olur. Sınırda kişilik bozukluğu olanların davranışları ve hiddetlenmeleri, süreklilik gösteren bir duygulanım aralığının bir ucundan diğerine, yumuşak ve yineleyici geçişlerin olmasından çok, öngörülemezlik ve düşünmeden davranma, tutarsızlık ve derinlemesine düşünmeden dışa vurulan dürtüsellikle belirlidir. Bu kişilerin davranışlarında kırılganlık, oynaklık, değişkenlik ve süreklilik göstermeme gibi özelliklerin yanı sıra birbirine ters duygu durumlar arasında döngüsel gidip gelmeler olur.
( Prof. Dr. Ertuğrul Köroğlu, Sinan Bayraktar, Kişilik Bozuklukları, Ankara, 2007).

Tüm bu tanımlamalardan sonra bu kişilerde ani duygu durum değişiklikleri, ani öfke patlamaları ve anlamsız terk edilme paranoyaları görmek mümkündür. Klinik pratikte sıkça karşılaştığımız vakaların büyük çoğunluğunda karşılaştığımız ilk semptom bu kişinin bir yakını tarafından terk edileceği korkusu, bu korkuyu yenemediği için ani öfke nöbetleri geçirdiği ve kendine zarar verme davranışıdır. Bunların yanında aşırı para harcama, cinsellik, madde kötüye kullanım, pervasızca araba kullanma ve tıkınırcasına yemek yeme davranışı rastladığımız semptomlar arasındadır.

Bu kişilik bozukluğuna sınırda denmesinin sebeplerinden biri de kişinin ani duygu durum değişikliği yaşamasıdır. Örneğin kişi çok mutluyken birden depresif duygu durumuna geçebilir. Ya da kişi aniden yalnızlık korkusu yaşayabilir ve bu korkuyu yenmek için çeşitli yollara başvurabilir. Bu sınırın bir ucunu nevrotik, diğer ucunu ise psikotik olarak düşünmek mümkündür. Tam ortasında ise bu iki sınırdan birine kaymaya hazır bir kişi vardır. Kişi normal yaşam tarzına devam ederken birden nevrotik belirtiler ya da psikotik belirtiler sergileyebilir. İşte bu yüzden buna sınırda kişilik bozukluğu demek doğru olacaktır.

DSM-IV-TR’ye göre Borderline Kişilik Bozukluğu Tanı Ölçütleri şu şekilde sıralanmış ve belirlenmiştir;

A. Aşağıdakilerden beşinin olması ile belirli, genç erişkinlik dönemimde başlayan ve değişik koşullar altında ortaya çıkan, kişiler arası ilişkilerde, benlik algısında ve duygulanımda tutarsızlık ve belirgin dürtüselliğin olduğu sürekli bir örüntüdür.

1. Gerçek veya hayali bir terk edilmeden kaçınmak için çılgınca çabalar gösterme.
2. Gözünde aşırı büyütme ve yerin dibine sokma uçları arasında gidip gelme, gergin ve tutarsız kişilerarası ilişkilerin olması.
3. Kimlik karmaşası: belirgin olarak ve sürekli bir biçimde tutarsız benlik algısı veya kimlik duyumu.
4. Kendine zarar verme olasılığı yüksek en az iki alanda dürtüsellik.
5. Yineleyen öz kıyımla ilgili davranışlar, girişimler, göz korkutmalar.
6. Duygu durumda belirgin tepkiselliğe bağlı instabilite.
7. Kendini sürekli boşlukta hissetme.
8. Uygunsuz, yoğun öfke ya da öfkesini kontrol edememe.
9. Stresle ilişkili geçici paranoid düşünce veya ağır dissosiyatif semptomlar.
Bu kişilik bozukluğunun oluş nedenleri arasında ilk çocukluk dönemlerinde yetersiz
destek, ilgi ve disiplinin olması ya da aşırı denetimler nedeniyle bireyleşmenin, temel güven
ve özerklik duygusunun engellenmesi, özbenlik (self) sınırlarının yeterince belirlenememesi
gibi psikodinamik etkenler ileri sürülmüştür. Bütün öbür kişilik bozukluklarında olduğu gibi
kalıtımsal etkenler ve çocukluk çağında karşılaşılan örseleyici olaylar ( çocuğa yönelik şiddet,
cinsel içerikli girişimler, ana-baba ayrılmaları gibi) oluş nedenleri arasında sayılmalıdır (Prof.
Dr. Orhan Öztürk, Ruh Sağlığı ve Bozuklukları, Ankara, 2004).

Bir çok araştırma ve araştırmaya göre bu kişilerin çocukluk öykülerinde cinsel istismar, anne-baba boşanması, ilgi eksikliği rastlanılan anemnez öyküleridir. Bu kişilerin çocukluk çağında yaşadıkları dramatik ve travmatik olaylar oluşan kişiliğin şekillenmesinde önemli rol oynamaktadır. Dolayısıyla yaşanan bu tarz olaylar kişinin öz benliğinin yapısına şekil vermekte ve karşılaşılan tablo bu şekilde oluşmaktadır. Görülme sıklığı %2 dolaylarındadır. Kadınlarda daha sık görülür. Bu hastalardan %90’ının başka bir psikiyatrik tanısı daha olur, %40’ının ise aldığı başka psikiyatrik tanı ikiden çoktur. Bu kişilerin ailelerinde duygudurum ve madde kullanım bozuklukları daha sık görülür. Annesinde böyle bir bozukluk olan kişilerin çocuklarından daha sık görülür.
(Prof. Dr.Ertuğrul Köroğlu, Sinan Bayraktar, Ankara, 2007).

Tedavi ve Psikoterapisi

Yukarıda da belirtildiği gibi Borderline Kişilik Bozukluğu’na psikiyatrik bir takım bozukluklar da eşlik edebilir. Bu durumlarda antipsikotik, antidepresan ya da duygu durum düzenleyici bazı psikofarmakolojik tedaviler söz konusu olabilmektedir. Bu kişilerin psikoterapisi kişi için ne kadar zorsa, psikoterapist için de o kadar zordur. Çünkü bu kişiler terapistten sürekli karşı transferans beklerler. Kendilerinde olan bir takım özellikleri terapistte de arar ve onaylanmayı isterler. Psikoterapide dikkat edilecek ilk şey karşı transferans yapmamak olmalıdır. Ancak yapılsa bile bunu nasıl alt ettiğini belirterek örnek vermek gereklidir. Eleştirilmeye ve reddedilmeye duyarlılığı azaltmak, kendisini ve dürtülerini kontrol etmeyi amaçlayan terapiler faydalı olacaktır. Bir diğer konu ise Borderline Kişilik Bozukluğu olan kişilerin terapi ve tedavilerinin uzun soluklu olmasıdır. Asıl amaç kökte bulunan patolojiyi gidermektir ancak bu patolojinin dallarında da bir takım bozukluklar baş göstermektedir. Bazen iş öyle boyutlara ulaşır ki, kişi terapiyi birden kesecek ve bir daha gelmeyeceğini söyleyebilecektir. Birkaç ay sonra terapiye devam etmek isteyecek ve tekrar gelecektir. Bu yüzden terapist her türlü aşağılanmaya, rencide edici sözler duymaya hazır bulunmalıdır. Borderline kişilik bozukluğu olan kişilerde sık rastlanılan durumlardan biri de öz kıyım davranışıdır. Bu gibi durumlarda kişinin hastaneye yatımı gerçekleştirilmeli ve gerekli psikofarmakolojik tedavi başlatılmalıdır.
Borderline kişilik bozukluğunun tedavisi ve terapisi hastanın bu sürece uyum sağlaması ve gerçekten iyileşmek istemesiyle doğru orantılıdır. Kişi düzelmeyi ne kadar istiyorsa iyileşme de bu yönde olacak ve süreç hız kazanacaktır. Bir başka yaklaşım ise bu kişilerin grup terapilerinden faydalanmalarıdır. Aynı patolojiden birkaç kişiyle yapılan bu terapilerde kişiler bu bozukluktan kurtulmak için izlediği yolu diğer grup üyeleriyle paylaşabilir ve diğerleri de bu konuda yüreklenerek kendi yollarını çizebilirler.

Borderline kişilik bozukluğunda hipnoterapötik yaklaşımla ilgili bir takım çalışma taslakları tarafımızdan hazırlanmakta ve bugüne kadar yapılan terapilerde olumlu gelişmeler kaydedilmektedir. Borderline kişilik bozukluğu olan kişilerde rastlayabileceğimiz bir takım savunma mekanizmaları vardır. Bunlar yansıtma (projection), yer değiştirme (displacement), inkar(denial) gibi savunma düzenekleri terapilerde kırılması ve terapist tarafından fark edilmesi gereken belirtilerdir. Terapist bunları fark ettikten sonra kişiye iç görü ve farkındalık kazandırma çalışmaları yapmakla çözüme ulaşacaktır. Yukarıda bahsi geçen asıl kök patolojinin dallarındaki kısmi patolojiler bu savunma mekanizmaları olup, izlenecek ilk adımın iç görü kazanımıyla birlikte ortadan kalkması yönünde olması gerekmektedir.

Bireysel psikoterapi, grup psikoterapisi, psikofarmakolojik tedavi ve hipnoterapi borderline kişilik bozukluğunun tedavi ve terapisinde faydalanılacak yaklaşımlardır. İyi bir bireysel psikoterapi seansından sonra grup psikoterapisindeki iyi bir etkileşim ve paylaşım bu bozukluğun iyileşmesini hızlandıracaktır. Aynı zamanda psikiyatrik başka bozukluğu olan borderline kişilerin psikofarmakolojik tedaviye başlaması da süreci kolaylaştıracak ve kişi öz kıyım ihtimalinden uzak tutulacaktır. Hipnoterapötik yaklaşım ise borderline kişilik bozukluğunun tedavi ve terapisinde sık kullanılmaya başlanan bir yoldur ve olumlu gelişmeler sağlanmaktadır.

Genel kategorisine gönderildi | Yorum bırakın

Merhaba dünya!

Hoşgeldiniz! Terapi.com | evinizde, güvenli, online terapi. Bu sizin ilk test amaçlı ilk makalenizdir. Silebilir veya güncelleyebilirsiniz.

Genel kategorisine gönderildi | 1 yorum